inci'yle ilk kez yalnız kalabilmişiz, oda alabildiğine o da olabildiğine romantik; mumlar, şarap, müzik, yıldızlar, gökyüzü... inci'ye gerçekten aşığım, onu ilk kez öpeli bir gece olmuş yalnızca...
biraz şaraptan sonra uzanıyoruz kanepeye, zaten miniminnacık olan aşkım kafasını göğsüme koyuyor: dünyanın en mutlu insanı benim. ellerimi saçlarına atıyorum. okşuyorum. şiir bile okuyorum. zaman zaman kafasını kaldırıp yüzüme bakıyor gülümsüyor.
fırsatını bulunca öpüyorum dudaklarından saçlarından... yüzünü bir kez daha çeviriyor ve:
- gökhan, göğsünden patolojik bir ses geliyor, sigarayı biraz azalt.
tabii o romantik anda ağzından çıkan ilk sözün bu olmasını beklemiyoruz ama... olsun demek ki benim sağlığımla ilgileniyor. demek ki beni seviyor, diye düşünmekte yarar var. yoksa ben baştan ayağı cemalsüreya olmuşum, o ibn i sina... neyse...
- tabii, olur diyorum, azaltırım. istersen bırakırım bile...
de o gün ben boş mu durmuşum. heyecandan, ilk kez birlikte kalacağız ya, arkadaş evi verecek mi vermeyecek mi, o eve gelecek mi gelmeyecek mi, ne olacak, ne bitecek, beni yeniden öpecek mi, derken abanmışım sigaraya üçer beşer. kalır mı ciğer... sana patolojik sesten bol verceğim bir şey yok. ben bulutlardayım sen röntgen muayenehanesindesin, ben sana hastayım, sen bana radyolog. neyse... mesleğidir, şudur budur, bence bu da romantik bir şeydir, bu da onun cilvesidir diyorum, kapıyorum gözlerimi, haydarpaşanumune. .. yok be yav... basbayağı sevgilim kollarımda... umrumda mı dünya, şiirlerin bini bir para...
aylarca maymun olmuşum ama olayların gidişatından anladığım kadarıyla bu gecenin sonunda aşk olduğum kadınla sevişmek bahtiyarlığına çok yakınım... olmasa da olur ya... şöyle birlikte uyusak da yeter ya... neyse...
yanılmamışım, beklenen gelişme gerçekleşiyor, ateşli bir öpüşmenin ardından yatağımızdayız... yani, sinan'ın yatağında. ya abicim ben orda mıyım, değilim, ben binmişim bir bulut üstüne kucağımda sevgilim uçuyoruz yaniciğime... neyse... ister istemez içimizdeki o harikulade hayvan çıkıyor sahneye. soyunuyoruz. ama böyle bütün bütün ha... yatağa bağdaş kurup oturmuşuz öpüşüyoruz. sessizlik... yalnızca sevişen bir çiftin çıkaracağı o sesler. ve birden... meme uçları sertleşen sevgilim elini cinsel organıma atıyor - ki sizi bilmem ama biz kendi aramızda ona sik, yarrak, çük filan diyoruz , neyse - ve başlıyor sayıp dökmeye, şöyle sertleşme, böyle ereksiyon, şudur da budur, bıdr da bıdır... ben aldırmıyorum, herhangi bir yeri eksik bırakmamak için öpüyorum da öpüyorum. o da ne az önce kaldığı yerden devam ediyor:
- ön ejekülasyon gerçekleşiyor, yani birleşmeye hazırız, diyor. ben birdenbire kendimi anatomi dersinin ortasında buluyorum. o sırada vücudumda olan bütün fizyolojik değişimler anlatıldıkça ben varolan fiziksel değişimimden biraz feragat etmek zorunda kalıyorum. yani sizin anlayacağınız ben artık bir kobra değil, olsa olsa bir deveye, zamanla da pelteye dönüşüyorum. eski güzel dakikalarıma dönmek için bastırıyorum dudağımı dudağına. ne zaman? tam bana, ereksiyon kaybımı tariflerken. öperek susturmak en iyisi... yeniden toparlanır gibiyim. ıyi direniyorum ve kendime gelip cinsel birleşmenin neden olduğunu öğrenmek istemediğim girişli çıkışlı bölümüne geçeceğim ya. şu anda bile ne olduğunu bilmediğim bir tıbbi durumu benim üzerimden örnekleyiveriyor sevdiceğim, yavrucağım. ben gene "london briç follin davn" şarkısyla ceza sahasında "aklımda kupa elimde kola" aklımda kupa elimde kola kalıyorum. artık bir sevgili değil de bir hasta olduğum mutlak bilgisiyle beni toparlayabilirsen toparla artık. yok. tık yok. bu saatten sonra sabah uyanana dek doğrultamam artık, imkanı yok. şimdi teselliye başlıyor. ben durumu açıklayamıyorum, aman gerginlik olmasın, aman beni yanlış anlamasın vs. vs... bir teselli veriyor ya araya ereksiyon sorununun tıbbi nedenlerini koymasa... ben artık hayattan bezmişim. sabaha belki bir ihtimal, uyku sersemliği ve sabah ereksiyonuyla... çünkü böyle bir haldeyken o gecelik değil adeta ömrümün sonuna dek cinsel hayatım bitmiş olacak yoksa. ne zaman onu öpsem aman patolojik ses, aman bronşit, faranjit, laranjit, vs. vs.
sabah oluyor, tam düşündüğüm gibi, gerçek bir "uyursiker" olarak rüyamda gördüğüm şeyi inci'nin üzerinde uygularken buluyorum kendimi. ıyice uyanır olunca dün kaldığım yerden hop ılık bir mağaraya - ki buna halk arasında am, vajina filan diyoruz, neyse... çok güzel, hayal ettiğimden daha güzel... inci'de ses yok. herhalde dün gece yaptığının yanlış olduğunu düşündü, susmayı tercih ediyor, diyorum. ama yine de bu sessizlik bir şeyin yanlış gittiğine işaret ediyor olabilir, hiçbir ses çıkarmıyor. belki de fazla yumuşak davrandığımı düşünerek hızlanıyorum, yok ses yok. iyice hızlanıyorum. alnımda şıpır şıpır terler... yok, hiçbir tepki yok . eviriyorum çeviriyorum. her türlü muamele. bu muamele sonunda yatakta leş bırakmışlığım var ama inci'de tık yok. bazısı da böyledir, diyorum. ama artık zevk alamaz hale geliyorum çünkü bunları düşünüp duruyorum. yavaşlayarak kulağına eğilip öperken sorumu soracağım. o benden önce davranıyor:
- ne zaman geliyorsun?
- ne?
- gelmeyecek misin?
- ya sen?
- ben hiç gelmem ki...
- neden? yok yok, nedenini sormuyorum. atıyorum kendimi üzerinden. kendimi bayağı bayağı tecavüz faili gibi hissediyorum.
- neyin var, diyor.
- yok hiçbir şeyim yok.
- söyle bana, lütfen.
- yok canım ne olacak.
- yoksa sen de mi boşalamıyorsun?
- yo...
- öyleyse?
- ınci?
- efendim?
- sana bir şey söyleyeyim mi ?
- söyle...
hay, basiretim bağlanaydı da... dilimi eşşekarası sokaydı da... çok uzatmayayım... inci ısrar edince ben de o sırada gerçekten aklımdan geçen şeyi söyleyiveriyorum:
- inci, profilden ne çok benziyorsun atatürk'e...
0 kaşıntı:
Yorum Gönder