GÜNDELİK FAŞİZM(Aralık 2008)
Sıradan faşizm ile aynı anlamda kullanılan ve vasat faşizmi ile karıştırılan bir faşizm tezahürü, gündelik faşizm. Vasat faşizmi ile karıştırılışını başka bir yazıya bırakarak sıradan faşizm ve gündelik faşizmi bir arada değerlendirip bu tek yumurta ikizlerini birbirinden nasıl ayırt edebileceğimizi görelim.
Birinci kural: Gündelik faşizm ile sıradan faşizm aynı şey değildir. Gündelik faşizm, sıradan faşizmi kapsar ama içinde sıra dışı faşizmler de içerir.(*)
İşe öncelikle Tanıl Bora'nın sürekli referans gösterilen, torba tanımını okuyarak başlayabiliriz:
"Sıradan(buraya gündelik kelimesinin konması pek bir değişiklik yaratmazdı) faşizm, faşizmin ideolojik saiklerinin ve faşist hareket unsurlarının doktriner bir çerçeveye oturtulmaksızın gündelik ideoloji içerisinde anlık ve sürekli olarak tezahür edişini politik bir hedefe bağlanmaksızın, örgütsel bir yönlendirme olmaksızın kendiliğinden eylemlerde dışavurumunu anlatır."(**)
Bu tanımı ve "birinci kural"ı göz önünde tutarak gündelik faşizmi açıklamak için öncelikle gündelik faşizmi oluşturan iki unsuru açıklamak gerekir, bunlar sıradan faşizm ve anonim faşizmdir.
Yıllar önce Cumhuriyet gazetesinde görülen ve dilden dile aktarılarak efsaneleşen bir haber başlığını hatırlayalım tekrar: "Halk plaja akın etti vatandaş denize giremiyor." sıradan faşizm, cümlede bahsi geçen "vatandaş"ın kıskançlığıdır. Şimdi bu güzel tanımımızı biraz dağıtalım:
1970'lerde modernitenin eleştirisi ve postmodernizmin karşı konması neredeyse imkânsız başatlığını sezdirmesi (Türkiye'de seksenlerin ortalarında gözlemlenmiştir) ile birlikte etnik ve dini kimlikler kamusal alanda daha çok yer almaya başladı. Yani sözü geçen haber başlığında bahsedilen "halk" birden ortaya çıktı. Bu ortaya çıkış bir sınıf bilinçlenmesi şeklinde olmadı elbette. Halk, bütün kendiliği ve göze batıcılığı ile ve "kara kıçını denize dönüp"(***) "vatandaş"ın göz zevkine halel getirmek pahasına ortaya çıktı. Peki, vatandaş kimdi? Vatandaş öncelikle Türk ve laiktir. "Nasıl oluşmuştur?"un cevabını Vahap Coşkun veriyor: "Cumhuriyet'in kuruluş döneminde, bu ülke insanlarının farklılıklarına bakılmaksızın, onlara homojen bir kimlik (Türk ve laik) dayatıldı. Bu kimliğe sahip olanlara ve bunu itirazsız kabul edenlere ayrıcalıklar tanındı, kamu sahaları onların kılındı. ...kendilerini ayrıcalıklı kılan homojen kimliğe itirazların yükselmesi ve kendilerine ait saydıkları arınık alanlarda artık kendileriyle hiçbir benzerlik taşımayan başkalarının da görünür hale gelmesi onlarda panik ve öfke patlamasına neden oldu"(****) İşte bununla birlikte "vatandaş"ın kıskançlığı ve faşizm boy göstermeye başladı. Faşizm karşıtı ve çağdaş oldukları inancına sahip gruplar ve kişiler de vatandaş olmanın gerekliliği haline gelen bu kıskançlığa iştirak ettiler. Sıradan faşizm kendisini meşrulaştırmak için sürekli medya kanalını kullandı ve kendi dilini geliştirdi. Vatandaşın temsilcisi köşe yazarları hep bu dili kullanmaktadır. Bu dil götten uydurma genellemeler, söz sanatları, kelime oyunları ile dolu ve serttir. Çünkü sözünü dudaktan esirgemeyen aydın modeli, okurların hoşuna gider. Yenilikçiliğini kaybetmiş yazarın saldırganlığı, "ona da şöyle giydirmiş", "bunu da böyle yerin dibine sokmuş"tan haz duyan okurların, köşe yazarlarından beklentilerini karşılar. Kimse genellemelerin ve yazılanların götten uydurma oluşunu sorgulamaz. Bakın ne demiş bir zat: "En azından Türkiye özelinde, her mümin Müslüman kadın, Avrupalı hemcinslerinin donlarla mendilleri aynı makinede yıkamasına burun büker, hatta gâvurun tüm uzuvlarını 'akmayan su', yani bir küvette yıkayıp durulamadan çıkması pis kaldığının kanıtıdır."(*****) Böylesi götten uydurma bir genellemeyi yine kendi deyimi ile "creme de la creme" vatandaşımız beğenerek okuyacaktır. O kadınlar ki küvet nedir bilmezler "akmayan su" derler lakin Avrupalının taharetini kendilerine mevzu etmişlerdir. Gazete, imkânı olsa da, "talk show"larda her espriden sonra duyduğumuz davul ataklarını, yazarın her "geçirme"sinden sonra okura duyurabilse kim bilir ne mutlu olacaktır yazarımız. Yine aynı yazarımız -bu kadına da ne yüklendik solcu entellerim- aynı yazısında şöyle devam ediyor: "Türkiye'nin camileri, bugünkü kadar çok ve dolu olmadığı zamanlarda da böylesine ayak kokar mıydı bilmiyorum" bilmiyor. Lakin "ayak kokan cami", "yobaz Müslüman kadın", "erkek gördüğünde eteğini kafasına geçirip kıçını açıkta bırakan Kürt kadını" ifadeleri vatandaşın rafine faşist gülümseyişini yüzüne yerleştiriveriyor. Faşizm iki kere rafine oluyor ve yenilmesi hatta elle tutulması bile imkânsız bir hale geliyor.
Vatandaş cephesinde bunlar olurken, silleyi sürekli yemekte olan halk cephesinde de hayat sütliman değil elbette. Onlar da kendi medyaları ve devlet eliyle anonim faşizmlerini yaşatıyorlar. Tüm bu dış etmenler, sürekli tehdit algısı, kurmaca paranoyalar, yıkma tutkusu, vatandaşın kıskançlığı, "Türk'ün gücü"nü gösterme tutkusu, milliyetçi hezeyan ve dayatılan şiddete dayalı çözüm anlayışı ve belki de artık kültürümüze işlemiş "recim" ile birleşerek bir linç yaratıyor. Halk bir linçe eriyip kaybolurken hep birlikte bir linç olarak var oluyor. ("linç ediyorum; öyleyse varım!") Küçük hesapları olan küçük insanlardan oluşmuş, aşağılık kompleksi içinde boğulmuş toplum, var olmanın yolunu linçte arıyor. Anonim faşizmi, sıradan faşizmden ayıran sıra dışılık da burada başlıyor: bir otel yakmak, bir köy yakmak, ermeni bir yazarı haybeye öldürmek, tutuklu yakınlarına saldırmak...
Linçler linçleri takip ederken ülke kocaman bir linçe dönüşüyor. Linç sıradanlaşıyor ve kabulleniliyor. Kimse yanlış bir şey yapıldığını düşünmüyor. Bir futbol maçı viyana kuşatmasının rövanşı gibi görülürken kimse bu durumu yadırgamıyor. Bayram değil, seyran değilken, eniştenin bakışları azıcık şuhlaşmadan daha, çekiverip bayrakları balkonlara pencerelere asıyor birileri, birileri asmıyor, birileri asmak ve asmamak arasında gidip geliyorlar, kimse yadırgamıyor. Herkes kendi yanlı gerçeklik algısını doğrultmak maksadıyla aynı algı kaymasına tutulmuş kişileri bulup dünyasını onlarla kuruyor. Faşizm bir kez daha rafine oluyor böylece.
Kimse linçten çıkıp evine dönerken suçlu hissetmiyor kendini. "Şiddet tekeli" derler bir kavram vardır, modern devletin olmazsa olmazlarından. Toplumdaki cezalandırma ve şiddet yetkisini devlet tekelinde toplar. Polis ve asker bu yetkiyi kullanır. Mesela, biri bir diz atar eylemcinin böğrünü akciğer zarını patlatır, diğeri çocuk öldürür 13 kurşunla. Ama evine döner çocuğunun başını okşar, karısıyla cilveleşir; hayatı devam eder. Çünkü şiddet devletin tekelindedir ve o devletin verdiği görevi yapmıştır, vicdanı rahattır. İşte, anonim faşizm, bu tekeli, halka açık bir anonim ortaklığa dönüştürerek şiddet tekeline linç istisnası getirir. Linççi de toplumun kendisine verdiği görevi yapmıştır. Vicdanını sorgulamak şöyle dursun bu iş karşılığında maaş almadığından olacak o bir kahramandır. Taze yiğit midir yoksa?
*Fırat Aydınkaya, Sıradan Değil Sıra Dışı Faşizm. Radikal İki. 04.06.2005.
**Tanıl Bora, Faşizmin Halleri. Birikim Dergisi 133 ve ayrıca Medeniyet Kaybı adlı kitabında.
***Mine G. Kırıkkanat, Halkımız Eğleniyor. Radikal. 27.07.2005
****Vahap Coşkun, Katıksız Faşizm, Radikal İki. 07.08.2005
*****Mine G. Kırıkkanat, Halkımız Temizleniyor. Radikal. 29.07.2005
0 kaşıntı:
Yorum Gönder