PARK DÜŞÜNCELERİ
Topraklık Parkı’nda bankın birine uzandım. Vakit, gece yarısını yeni yeni geçiyor. Düşünüyorum: Öpüşmek, ama şöyle ıslak ıslak, uzun uzun öpüşmek, kokoreç yemek gibi bir şey. Her zaman sevmiyorum. Hiç kokoreç yememiş biri olmak güzel değildir elbette. Sarhoş bir arkadaşı, sen boşuna yaşamışsın lan onca sene, diyebilir insana. Haklıdır da.
Ben böyle yüzeysel fikirlerle oyalanırken karşı sokağın ucundan küçük bir karartı belirdi. Beş altı yaşlarında bir çocuk geçiyordu kaldırımdan. Çocuk, yumruklarını şakaklarına vura vura ağlıyordu. Sessiz sessiz ağlarken balyoz gibi indiriyordu küçük yumruklarını koca kafasına. Fırladım banktan, ne oldu bebe, dedim, niye ağlıyorsun? Duymadı bile, peşinden sürükledi beni. Bir aşağı bir yukarı, karşıya, sağa sola… Sanki aynı yöne atacağı adımları sayılı kurmalı bir oyuncak gibi… Koca kafasını dövüp duran kollarını yakaladım. Ne oldu yavrum sana, bu vakitte ne işin var dışarıda, bu ne hal, dedim. Açsan doyurayım, paran yoksa harçlık vereyim, evini mi kaybettin gel bulalım, dedim. Bul abi, dedi. Gel buldurayım, dedi. Kurtardı kollarını, koşmaya başladı.
- Nereye oğlum?
- Gel, dedi, gel!
Düştüm peşine. Arsalardan, arazilerden, şehirlerin arasındaki o anlamsız boşluklardan geçtik. İçki şişeleriyle dolu Müslüman mezarlıklarından… Bir kilisenin ortasına cüzam yarası kabukları yığmışlardı, üzerine bekaret kanlarını akıtıyorlardı evde kalmış kızların, oradan geçtik. Kerhanelerden geçtik. Eşeyi yokmuş adamın, sevgilisinin belini kırmış ilk sevişmelerinde. “Ancak böyle verebilirdim onu tatmin edecek acıyı” dedi. Nerede duyduysak bu sözü, işte oradan geçtik. Dur, diye bağırdım arkasından. Kafasını yumruklaya yumruklaya, ağlaya ağlaya koşmaya devam etti. Arkasından esmer kafasına baktım. Kesin Kürt bu, dedim. Ancak bir Kürt, bu kadar tuhaf ve bu kadar gerçek olabilir.
Yoruldum. Önce o durdu. Durduğumuz yer bir kapının önüydü. Yeşil, ağır sacdan, dar bir kapı. Çocuk, kapıyı zorlanmadan açtı. Gel abi, dedi, burada. İçeri girdim. Girdiğim yer bir yol üstü dinlenme tesisinin, üç otobüs dolusu yolcuyu aynı anda rahatlatabilecek büyüklükteki tuvaletiydi. Tuvalet kabinlerinin kapıları camdandı. İçlerinde çocuk cesetleri vardı. Çocukların üzerlerindeki lise üniformaları, umumi tuvalet rutubetiyle ıslanmış, sırılsıklam olmuş, tenlerine yapışmıştı. Kafaları makineyle tıraş edilmişti çocukların. Sarı, kara, kıvırcık, dümdüz saçları, beyaz gömleklerine dökülmüştü. Ya ölmeden biraz önce ya da öldükten biraz sonra kesmişler saçlarını, diye düşündüm. Yok, ölmeden sonra kesmişler, dedim sonra, çünkü saçlar hiç sağa sola dağılmamıştı. Belki de çaktırmadan öldürmüşlerdi çocukları. O zaman saçlarını sonradan kesmiş de olabilirlerdi. Kafam karıncalandı. İçime bir telaş düştü. Koca kafalı,
- Hatırlıyor musun abi burayı, dedi.
- Hatırlıyorum. Ben burayı daha önce görmüştüm. Ben burayı daha önce görmüştüm. Aman ya rabbim! Ben burayı daha önce ne zaman görmüştüm. Koca kafa, sen kaç buradan, kaç oğlum. Ben onları oyalarım. Ben onları eğlendiririm. Hem ben ölüleri öyle eğlendiririm ki, eline sağlık çok güzel olmuş, derler.
Birden birinin kolumu dürttüğünü fark ettim. Döndüm. Deli gibi bir adam… Üstünde kalın bir parka vardı. Bu havada bu giyilir mi, diyecek oldum. Bir şey uzattı. Bu para geçer mi abi, dedi. Para bile değildi elindeki. Yahu, dedim, tamam ulan, varsın geçsin. Geçsin de ne satıyorum ki ben, dedim. Yukarıyı gösterdi. Baktım. Üzerimizden, geyik koşulmuş arabasıyla Noel Baba geçiyordu. Gözlerimi kısıp iyice baktım. En öndeki kırmızı burunlu geyiğe ters binmiş vaziyette Nasrettin Hoca’yı gördüm. Bu şahane ikili, ho ho ho, diyerek, güle oynaya geçti üzerimizden.
Bir yerlere çorap asmalıydık. Ama önce temiz bir çorap bulmalıydım. Bir dolabım daha olsaydı keşke. Kitaplar, gömlekler, çoraplar… hepsi aynı dolapta. Saramago, ekşittikçe ekşitiyor, donuma dayadığı zaten asık yüzünü. O mu çorap bu mu kitap, derken dengesini bozdum, dolap üzerime devrildi. Ne ağırdı. Lisede edebiyat hocam, okuduğum kitaplara bakıp, bu senin için biraz ağır olmaz mı, derdi. Kitaplık üzerime devrilince anladım kadını.
Hop, abi ne yaptın, dedi, koca kafa. Kafasını dövmekten pazulanmış kollarıyla kitaplığı alıverdi üzerimden. Ayağa kalktım. Vücudumdan bir anlık bir titreme geçti.
- Ne oldu abi?
- Şeytan geçti, koca kafa.
- Kedi geçti.
- Ne kedisi?
- Bak işte abi.
Gerçekten bir kedi geçti, cesetlerin önünden.
- Bak abi, ön ayaklarından biri eksik, buranın topal kedisi işte.
Baktım. Ön ayaklarından biri eksik. Kedinin ön ayaklarından biri eksik.
Mahallemizde Ömer diye bir çocuk vardı. Öyle cengaverdi ki mahallenin çocukları ona “eşkıya” diye lakap takmışlardı. Ömer, toprak mahsulleri ofisinin ambarına gece girer toprak mahsulü çalardı. Ambarın çinkosunu, demirini, sacını çalardı.
Ben doğduğumda bizim mahallenin adı Teksas’tı. Seksen altıda doğmuşum. Seksen altıdan doksan altıya mahallemize çok fazla esmer kafalı insan göçmüş olacak ki mahallemizin adı birden “Kürdistan” oldu. Bizim mahalleye gelen dolmuşların üzerinde “Modern Evler” yazar. Mahallelere kim isim veriyor acaba? Bizimkine isim veren şakacı bir adam olmalı.
Mahallemizde mesleği hırsızlık olan insanlar vardı. Ömer de bunlardan biriydi. Hatta Ömer, bunların en önde gideniydi. En yiğidi, en cesuruydu. Ömer yapardı. Ömer giderdi. Ömer koşardı. Ömer çalardı. Ömer döverdi. Ömer halı sahada bedava maç ayarlardı. Bir gün, bu çocuklar, mahalledeki en yüksek incir ağacının, alttan üçüncü dalından, Ömer’in atlayıp atlayamayacağı üzerine iddiaya girdiler. Ömer atlardı. Ömer atladı. Sağ kolu kırıldı. Anası babası hemen sırıkçıya götürdüler. Bu ara ne oldu bilmem, karışık... İki hafta sonra Adana Balcalı Hastanesi’nde, Ömer’in kangren olmuş sağ kolunu, dirsekten itibaren kestiler. Ömer’in bir kolu eksik. Bundan bir yıl kadar sonra, Ömer’le bizim balkonda oturmuş, çivilerle, mandallarla, soğanlarla oynuyorduk. Çivinin biri kesik kolunun ucundaki garip et parçasına battı. Ömer, gayri ihtiyari, ay elim, dedi. O eli yoktu ki. Ömer’in bir eli eksik.
Bir an korkudan ölecek oldum.
- Koca kafa! koca kafa, dedim.
- Ne oldu abi, dedi.
- Hayal geliyor koca kafa! Hayal geliyor. Kimin hayali bu? Benim böyle hayalim olmaz. Şair kılıklı, çelebi kılıklı bir hayal bu, koca kafa. Kimin hayali bu? Benim böyle hayalim olmaz. Kimin hayali bu? Bu tepemdekiler kimin cinleri, koca kafa? Kaçma koca kafa, yardım et. Aman ya rabbim! Hayal geliyor. Ömer, yardım et Ömer. Konuşacak. Ağzını açıyor. Kulağımı tıkarım. Duymam. Ellerim nerede? Ellerim yok. İncir ağacından ben hiç atlamadım. Ellerim yok. Benim ellerim tamdı. Ömer’in eliydi eksik. Benim ellerim nerede? Ömer, yardım et, kulağımı tıka Ömer.
- Benim de bir elim var. Tıkasam da diğer kulağın açık kalır.
- Konuşacak Ömer. Konuşmasın. Duymayayım. Şair hayal bu, çelebi hayal. Konuşmasın. Duymayayım.
Çelebi şair hayali geldi, sırıttı, -şahane bir mısra bulduğunu sanıyor olmalı- ağzını açtı ve konuştu:
- Alışıyoruz işte, eksile eksile yaşamaya.
Gırtlağımı yırtarak verdim cevabı:
- Ha siktirin oradan şerefsizler!
- Sen kime dedin lan o lafı?
Topraklık parkında bankta uyumuşum. Polis arabası ne garip… Mavili kırmızılı ışıkları var.
- Hangi lafı abi?
- Siktir çektin ya az önce.
- Size demedim abi. Rüya falan görüyordum herhalde.
- Otel mi lan burası. Git evinde uyusana!
- Şöyle bir uzanayım dediydim. Dalmışım abi.
0 kaşıntı:
Yorum Gönder