Eski Öyküler 3 - Balkon Düşünceleri

BALKON DÜŞÜNCELERİ(Mayıs 2009)


Küçük bir balkon, birkaç tabure… İki kişi girer. Taburelere oturur birer sigara yakarlar. Sigaralarını yakar yakmaz yüksek düzeyde bir ezan sesi işitilir…

A:
Yeter ama ya! Şu sigarayı bir kez olsun keyifle içemeyecek miyiz be!

B:
Sesi güzel olsa bari, değil mi?

A:
Başlarım sesine. Adam işi biliyor. Allah belamı versin, içeri kaçıp namaza durasım, ruhumu tanrıya uzatıp bütün algı kapılarımı kapatasım geliyor şunu duyunca.

(duraksama)

A:
Aaa, sana söylemeyi unuttum: baban aradı bugün.

B:
Ne dedi?

A:
Sizin arılara sinek ilacı sıkıp öldürmüşler. Balları çalmışlar.

B:
(duraksama) Hepsini mi öldürmüşler?

A:
Topal arı kalmış tek.

B:
Topal arı mı? Vay be! Ben çok severim onu biliyor musun?

A:
Bilmiyordum.

B:
Ben çocukken, sen daha doğmamıştın o zaman ya da çok küçüktün, bir sabah babam beni çağırdı. Yahu git şu arıları say, bak bakalım kaçan göçen var mı, dedi. Emrin olur baba, dedim. Koştum portakal bahçesine. Sandıkları açtım, arıları tek tek saydım. Yeşil arı orda, kızıl arı orda, tembel arı orda, akıllı arı orda, yarımakıllı arı orda… hepsi orda, topal arı yok!

A:
Bir daha sayaydın.

B:
Saydım. Saymaz olur muyum. İki daha saydım. Topal arı yok!

A:
Allah Allah! O arı sandıktan çıkmazdı be. Bal yaptığı bile yoktu. Diğer arılar niye kovmuyorlar sahtekârı diye merak ederdim.

B:
Varlığından bile haberleri yokmuş ki. Sordum. Burada topal bir arı vardı, dedim. Nerde? Vallahi hiç görmedik, dediler. Sinirlendim, birine iki tokat çarptım. Dalga geçmeyin oğlum, dedim, arı kayıp başına bir şey gelmiş olmasın.

A:
Eee?

B:
Abi, etme eyleme, dediler, burada öyle bir arı yok. Baktım hakikaten bilmiyorlar. Kapattım sandıkları, arıyı aramaya başladım. Köyün altını üstüne getirdim. Sormadığım kimse kalmadı. Yok! Yazıya indim. Öğle sıcağı… Beynim pişiyor. Bir yandan da “topal arı, yavrum, evladım nerdesin?” diye bağırıyorum. Uzun bir süre boyunca gezdim. İkindi vakti yoruldum. Mezarlığın suruna oturdum. Bir de tatlı tatlı esmeye başladı ki… Yahu, dedim, şurada biraz kestireyim, sonra gene ararım arıyı. Sura uzandım. Uzanmamla bizimkinin sesi, Karapalamut’un alt tarafından kulağıma geldi.

A:
Amma yaptın! Oradan oraya ses gider mi be!

B:
Yahu zayıf zayıf geliyor işte. Rüzgar benden tarafa estiği için…

A:
Tamam, tamam. Sonra?

B:
Dinledim: “Arı vız vız vız. Arı vız vız vız. Arı vız vız vız; kondu çiçeğe!”

A:
Bak sahtekâra! Bir de türkü mü çığırıyor?

B:
Ben, vın dedim, ama nasıl, beş dakikada oradayım. Bir de ne göreyim, ihtiyarın biri, bizim arıyı çifte bağlamış tarla sürüyor.

A:
Bak pezevenge! Yuh be! Topal hayvan çifte bağlanır mı? Eziyettir ayıptır be!

B:
Ben de öyle dedim. Ama adam ihtiyar olduğu için çok sinirli olsam da sakin sakin konuştum.

A:
Ne dedin?

B:
Bak dayı, dedim, yaşına başına sakalına saçına bakan, seni bir akıllı adam sanır. Şu yaptığın, sence, hiç makul bir şey mi?

A:
Ne dedi ya?

B:
Vallahi oğlum, kendi istedi, dedi.

A:
Allah Allah!

B:
Allah Allah, dedim. Dayı hayvanın canı çıkmış, bak şuna, şıpır şıpır ter döküyor, dedim. Adam pişkin pişkin, valla türkü çığırıyor, dedi. Baktım bizimki hakikaten türkü çığırıyor. Tepem attı. Uzatma dayı, ver arımı, dedim. Herif bir iki homurdandı; arıyı çözdü, verdi. Doğruca eve yürüdüm. Akşam eve vardım. Arıyı gösterince babam, abov, dedi, ölüyor bu hayvan.

A:
O kadar kötü ha!

B:
Havyan ölüyor ama bir yandan da sırıta sırıta türkü çığırmaya devam ediyor. Babam baktı baktı, ulan topaldın bir de deli oldun, şimdi kısmetin açılır, dedi. Cebinden üç ceviz çıkardı. Birini kırdı arıya verdi. Birini kırdı kendi yedi. Birini de bana verir mi, diyordum, nasıl acıkmışım. Uzattı. Al oğlum, bunu götür bahçeye ek de ağaç olsun. O ağaçta ceviz olsun. O cevizi anan peynire katsın. Rakıya meze olsun, dedi. Emrin olur baba, dedim. Aldım cevizi bahçeye ektim. Nasıl yorulmuşsam artık, orada uyuyuvermişim. Ertesi sabah uyandım ki bir ceviz ağacı olmuş, tepesi görünmüyor. Ulan ne has cevizmiş, dedim. Babamı uyandırdım. E, oğlum, çık iki üç tane topla da yiyelim, dedi. Emrin olur baba, dedim. Ben cevize çıkana kadar öğlen oldu. Bir de baktım ki cevizin tepesinde ucu bucağı belli olmayan bir tarla var.

A:
Hadi ya!

B:
Valla... Aşağı indim. İnene kadar ikindi oldu. Babama anlattım. E, oğlum, biz oraya bu sene karpuz ekelim, dedi, rakıya meze olur. Emrin olur baba, dedim. Karpuz çekirdeklerini aldım, tarlaya çıktım. Çıkana kadar akşam oldu. Tarlayı ekene kadar yatsı oldu. Yorulmuş uyumuşum. Ertesi sabah bir uyandım ki her bir karpuz olmuş şu cami kadar.

A:
Yapma ya!

B:
Valla... İndim aşağı, babama anlattım. E, oğlum, şu merdivenin altında bir balta olacak, onu al iki dilim kes getir de yiyelim, dedi. Emrin olur baba, dedim. Baltayı aldım, yukarı vardım, vurdum birine karpuzun. Balta elimden kaydı. Açtığı delikten karpuzun içine düştü. Eyvah, dedim, balta emanetti, rezil olacağız komşuya. Delikten içeri baktım baktım, karpuzun içinde çelebi kılıklı bir adam gördüm. Beyim, dedim, buraya baltam düştü, gördün mü? Evladım, ben burada dört yüz deve kaybettim, gel beraber arayalım, dedi.

A:
Şimdi iyice saçmaladın.

B:
Niyeymiş?

A:
Bizim memlekette deve mi olur, akıllım.

B:
Öyle ya, ben herhalde mezarlığın surunda uyuyakaldım. Gerisi rüya olacak.

A:
Orasını ben bilmem, yalnız bizim memlekette deve olmaz.

B:
Uzatma tamam, ver bir sigara.

(Birer sigara yakarlar. Sahnenin dışından ezan başlamadan önce camiden gelen dit dit sesine benzer bir ses gelir. İrkilirler. Sinirlenirler. Ezan gelmeyince rahatlarlar.)

(duraksama)

(Birden b durgunlaşır, gözleri dolar belki de…)


B:
(birden) Annemle babamı şimdi anlıyorum.

A:
Ne?

B:
Hani bizim dananın birini sırtlan parçalamıştı ya…

A:
O danayı sırtlan parçalamadı.

B:
Tamam işte ya. Yeniköy’ün kasapları, gece bizim köye gelip hayvanlara bir iki kör satır vurup sonra bir sırtlan hikayesi uydurup ölü hayvanları ucuza satın almışlardı ya. Hani onlardan biri de bizim danaydı ya, dedim say. Şimdi oldu mu?

A:
Şimdi oldu.


B:
Niye her şeyi düzeltiyorsun ki? Hasta mısın sen?

A:
Tamam, özür dilerim.

B:
Neyse ne. Mesele o değil. Annemle babam, o zaman, çok ağlamışlardı. Ben de mal için böyle ağlanır mı, diye düşünmüştüm. Hatta kızmıştım.

A:
Eee?

B:
Yahu serçe parmağının bir boğumu belki tırnağı kadar bir arı öldürülünce, insan, bir yakını bir arkadaşı öldürülmüş gibi oluyor. Düşünsene bunun her sabah yemini suyunu verdiğin; her akşam sütünü sağıp yoğurt, ayran, çorba yaptığın; alnından öptüğün bir dana olduğunu. Babam beni kaç kere alnımdan öpmüştür be!

A:
Üniversiteyi kazandığımda bana bir kez sarılmıştı. Eeh! İyi de her gün bir sandık dolusu arı kadar adam, haybeye öldürülüyor. Buna canını sıkıyor musun?

B:
Yahu, bana tetkik yapma!

(Duraksama. B iyice duygulanmıştır.)

A:
Ağlayacaksan camiye gidelim.

B:
Niyeymiş o?

A:
Bak bir hikaye de ben anlatayım da keyfin yerine gelsin.
Geçenlerde bir akşam… Evde kimse yok. Televizyon açık… İzleyecek bir şey yok. Canım sıkıntı sınırı. Dokunsalar ağlayacağım, dokunacak insan yok. Tansaş reklamına gözlerim doluyor, o kadar kötüyüm.

B:
Hangi reklam?

A:
Ya, var ya işte… Bir kız çocuğu… Elinde suda balık… Sonra düşürüyor balığı, balık yerde çırpınıyor. Marketin elemanları su getiriyorlar, poşet getiriyorlar, kurtarıyorlar.

B:
Hatırlayamadım.

A:
Neyse işte. Kötüydüm. Yok, bu böyle olmayacak, dedim. Biraz bira içersem uyurum diye düşündüm. Ayın da on dördü, para yok. Evi aradım taradım. Beş kuruş on kuruş demedim, topladım. Altı lira doksan kuruş etti. Üç şişe bira parası... Markete indim. Üç bira aldım. Bozuklukları tezgaha döktüm. Adam paralara baktı, beni bunlarla uğraştırma, sonra ödersin, dedi.

B:
Sen de başladın ağlamaya.

A:
Yok canım. Aksine keyfim biraz yerine geldi. O neşeyle yokuşu çıktım. Camiyi geçerken bir gazel duydum. Ya da ben öyle sandım, diyelim. Bu bizim müezzin olamaz, dedim. Sesi güzel bir kere… Tuvaletten çıkan bir teyzeye sordum. Genç biri merhum olmuş. Onun kırkı mıymış neymiş, bir mevlit okunuyormuş. Okuyan da merhumun amcasıymış. Basamakları çıktım. Ayakkabılarımı çıkardım. Bira poşetinin ağzını bağlayıp, ayakkabılığa, ayakkabılarımın üstüne koydum. (Üstündeki tişörtü gösterir) Üstümde bu tişört, çenemde böyle dört parmak keçi sakal vardı bir ara hatırlarsın… Kulağımda küpe… Öyle camiye girdim. Bütün cemaat dönmüş bana bakıyor. Ama o anda içeri merhumun kendisi girse ancak öyle bakarlar. Safın birine sıkıştım oturdum. Yanımdakiler bana değmemeye çalışıyor. Ellerimi dizlerimin üstüne koydum, boynumu büktüm, dinledim. İçimden bir ağlamak geliyordu ki. Kendimi zor tutuyordum. “Dediler oğlun gibi hiçbir oğul/ Yaradılalı cihan gelmiş değil/ Bu senin oğlun gibi kadr-ı cemil/ Bir anaya vermemiştir o Celil” mısraları nereme dokundu bilmem ya benim zembereğim boşaldı. Ağlıyorum. Ama o nasıl bir ağlamaktır. Aman ya Rabbim! Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum, bir yandan da kapı gıcırtısı gibi eski sabo terliklerin üzerine basınca inlemesi gibi sesler çıkarıyorum. Çevremdekiler, mevlithanı zor işitiyorlar. Caminin öbür tarafında insanlar, birbirlerini dürtüp beni işaret ediyorlar. Gülen Hoca misali, höyküre höyküre ağlıyorum. Ben ağladıkça mevlithan gaza geliyor, coşuyor. O coştukça ben de coşuyorum. Merhumun anası öyle ağlamamıştır. Baktım olacak gibi değil. Kalktım ayağa, az sonra yüzükoyun yatağa atlayacak paşa kızı gibi bir hışımla çıktım camiden. Arkamdan biri yetişti. Baktım bizim caminin tiz sesli imamı.

B:
Hadi bakalım!

A:
Evladım, sen Mustafa’nın arkadaşı mısın, dedi. Yok amca, dedim, tanımam. Ben mevlithanın sesini duydum dışardan. Hoşuma gitti, girdim. Adam kılığıma bir daha baktı. Canını sıkma oğlum, dedi. Canın sıkıldıkça camiye gel, sohbet ederiz.

B:
Ne dedin ya?

A:
Ne diyeyim. Allah razı olsun amca, dedim.

(gülerler)

(duraksama)

B:
Yahu balkonda oturma mevsimi de gelmiş. Şuraya bir bank falan bir şey ayarlamalı. Taburelerde sırtı ağrıyor insanın.

A:
Tamam. Aşırırım ben okuldan. Ondan kolay ne var.

(duraksama)

A:
Gel gidip ikişer bira alalım.

B:
Olur.

(çıkarlar)

0 kaşıntı:

Yorum Gönder