BİR MEKTUP
Sevgilim,
Bugün fark ettim ki sana gönderdiğim mektupların bir nüshasını da saklarmışım. Şaka yaptım sevgilim; meğer yazdıklarımı sana hiç göndermezmişim. Baktım da hep mektup diye başlarmışım şiir olurmuş, öykü olurmuş. Bari bu mektubum, mektup minvalinde olsun istedim.
Sana uzundur yazmamışım. Hemen hemen kışın girmesinden bu yana seni buralardan habersiz bırakmışım. Beni anla sevgilim, sana, buranın kışının nesini anlatayım? Metro girişinde –ama yalan ama gerçek- titreye titreye ağlayan dilencilerini mi, donarak ölen tinercilerini mi? Sokak çocuklarını mı anlatayım sana? Sen bunları zaten bilirsin. Bilmiyorsan da ben niye anlatayım? Var sen, sokak çocuklarının, dilencilerin, tinercilerin, kışın gelmesinden evvel, omuzlarında bir sopanın ucuna bağlı çıkınları, yalın ayakları ve neşeli sokak şarkılarıyla, sürüler halinde, asfalt yolları, bozkırı ve Torosları aşıp güneye göçtüklerine inan. Eh! Dünya hiç bu kadar güzel olmadı ya ben de yazın yazan bir yazar oldum. Öyle ya, bahar olsa, yaz olsa sana her gün bir mektup yazardım. Çukurova’daki o portakal bahçesinden sana her gün bir hikaye anlatırdım. Arı sandıklarındaki -kelimenin ilk anlamıyla- tatlı hengameyi… Portakal ağaçlarındaki serin, yaz sonu hafifliğini yazardım. Yazılamayacak şeyler de vardı sevgilim. Sen yanımda olmalıydın, yaşamalıydık. O arı sandıklarının arasına uzanıp ellerini öpmeliydim. Ellerin, dört yıl önce bir gece yarısı alnıma dokunup, yaz günü gölgesiz bir patikanın taşları gibi susuz olduğumu fark etmiş, bir bardak su getirip okşamış, uyandırmıştı beni. Ah sevgilim, o bal buğusu ve portakal çiçeklerinin kokuları arasında daha mı geç tükenirdi tenlerimizin şehveti? Denemeliydik sevgilim.
Sevgilim, o yaz bitti ve iktisadi buhran zuhur eyleyip bizi teğet geçti. Bunun üzerine belediye bol bol kömür dağıttı. Ben almadım, zaten sobam da yoktu. Önceleri kömürü, kimseyi rencide etmemek için, geceleri dağıtırlardı. Kömür yardımına ihtiyacı olmayan hanenin çocuğu, hangi çocuğun hanesinin kömür yardımına ihtiyaç duyduğunu bilmesin diye geceleri verilerdi kömürleri. Gece vakti halk rahatsız olur diye düşünülmüş olacak ki bir süredir gün ortasında kömür tırları mahallemize girer oldu. Hatta bir sefer belediye başkanı bizzat gelip halka kömür dağıttı, üst sokağımızdaki bir eve de kendi eliyle ocaklı soba kurdu. Aferin adama, dedim. Yanında getirdiği televizyon muhabirlerine de güzel bir konferans da çekecekti ya mahallenin çocukları rahat vermeyince üç beş cümle söyleyebildi adamcağız. Kahvede adama sövdüler. Yerel seçim yaklaşıyormuş ya bu gösteriler o yüzdenmiş. Bunlar kahve eşrafının söyledikleri. Beni bilirsin sevgilim politikadan pek anlamam. Bir de sevgilim, mahallelilerin içinden bir grup, kurban kesemedik bari çoluğa çocuğa bayramlık ayakkabı, gömlek alalım diyip dağıtılan kömürlerin bir kısmını Balalı bir simsara iyi de bir fiyattan satmışlar. Bedava kömür, bire satarsan iyi, ikiye satarsan daha da iyi değil mi sevgilim? Lakin simsar efendi, kömürleri ne Bala’da ne başka yerde hiçbir kömürcüye satamamış. Kömürlerin kullanılması halk sağlığını ciddi bir biçimde tehdit mi ediyormuş nedir, satılması kanunen yasakmış. Bizim Balalı parasını geri almak için döndüğünde, mahallenin çocukları bayramlıklarıyla Kıbrıs Caddesi’nde bir aşağı bir yukarı yürüyorlardı. Bazıları da internet kafelerin önlerinde sigara tüttürerek sıra bekliyorlardı.
Kurban bayramıydı ya öyle çok et de görmedim sevgilim. Bizim apartmandan bir aile kesebilmiş sadece, lakin hakkıyla dağıttılar. Bir etli patlıcan yaptım, bir akşam bir öğlen doyurdu beni elhamdülillah. Ya, öğle yemeklerini de evde yiyorum artık. Senle ne güzel yemekler yapardık eskiden. Yemekler her zaman çok güzel olmazdı ya, biz yemek yapma işini hep güzel yapardık. Sen gittikten sonra mutfağın o eski şenliği kalmadı sevgilim. Akşamları sağda solda bir şeyler atıştırır, öğlenleri yemekhaneye dadanır oldum. Sonra bir gün, iktisadi buhran bizi teğet geçti ve yemekhanede yemek çıkmaz oldu. Yemekhane çalışanları işten çıkarıldı. Mesele bununla kalmadı ve işçiler, yerleşkenin merkez yemekhanesini işgal ettiler. Ayaklarım alışmış olacak ki bir öğlen kendimi yine yemekhanede buldum. İşgalciler, aralarında para toplayıp malzeme almışlar, yemek yapmışlar, öğrencilerle beraber oturmuş yiyorlardı. Öğrenciler de hazırlanan bağış kutusuna gönüllerinden kopanı bırakıyorlar, işçilere destek oluyorlardı. Tahmin edeceğin üzere, bu illegal faaliyete ben de iştirak ettim. Meğer ne fiyat tarifesine, ne taşerona, ne devlete ihtiyacımız yokmuş, diyecek olunca birileri, yerleşke yönetimi içeride yemek çıkarılmasını engelleyecek birtakım etkin önlemler alıverdi. Bununla beraber işgal devam etti. Bazı öğrenciler de işgale fiilen destek veriyor işçilerle beraber yemekhanede yatıp kalkıyorlardı. Yemekhanenin duvarlarına da “vuracağız, kıracağız, yıkacağız…” minvalinde söylemler içeren afişlerini, olur da sökmek gerekirse sıkıntı olmasın diye düşünmüş olacaklar ki, para bandıyla yapıştırmışlardı. Sağa sola zarar vermiyorlardı. Baksan, burada işgal var, demezdin. Tabii, kapının üstüne yine bantla yapıştırılmış ve üzerinde “bu yemekhanede işgal var” yazan beyaz çarşafı dalgınlık eseri görmediğini varsayıyorum. Dalgınlıklarını, dalıp gitmelerini çok özlüyorum sevgilim.
Öğle üzerleri yemekhaneye uğramadan eve gitmez olmuştum. Öğrenciler bana sürekli ölmüş adamlardan ve onların özlü sözlerinden bahsediyorlardı, sıkılıp kaçıyor işçilerle muhabbet ediyordum. Birinin çocuğunun bacağı kırılmış, dışarı çıkıp hastaneye gitsem beni geri buraya sokarlar mı ki, diye ikircikleniyordu. Bazıları, başka bir yemek şirketine iş başvurusu yapıyorlardı. Senin yazın güzelmiş, sen yaz şunları, diyorlardı. Yazıyordum.
Bir akşam, işlerim bitince, sensiz hiç tadı olmayan evimize dönmek yerine yemekhaneye uğrayayım dedim. Uğradım. Öğrenciler çok okumuş insanlardı, çoğu tartışmalarını anlamazdım, birbirlerine karşı savundukları fikirler birbirinin aynı gibi gelirdi bana ve bu fikirlerin çoğunu dünyanın hiçbir yerine oturtamazdım. İşçiler de pek anlamazlarmış ki kendi aralarında muhabbet ediyorlardı. Birkaç öğrenci de diğerlerinden ayrı olarak langırt masasının etrafında gülüşerek oyalanıyorlardı. Sevgilim, futbolu ne çok severim bilirsin. Avrupa maçları gece geç saate uzardı da sen de dizimde uyurdun. Beraber Ulus’taki stada giderdik. Gerçi sen gittikten sonra Gençlerbirliği tat vermez oldu sevgilim. Ben de maçlara gitmez oldum. Bazı arkadaşlarım bu durumu senin gitmene değil de Isaac’in gitmesine bağladılar. Onlara da hak verdim. Doğrusu Isaac, Gençler’in öyle kolay kolay bulabileceği bir futbolcu değildi. Bu düşünceler içinde langırt oynayanlara yanaştım, karıştım. Ben de oynadım. Öğrendim ki langırt solaklara göre bir oyun eğilmiş. Benim takımım hep yenildi. Olsun sevgilim, eğlendik. Langırtçılar şarap da almışlardı. İkram etmekten de çekinmiyorlardı. Ben de içtim. Grubumuzun içinde Avrupalı bir kız da vardı. Onun aracılığıyla sana selam gönderdim. Oraların en güzel kızı, görünce tanırsın, dedim.
Bir süre sonra diğer öğrencilerden bir grup masalarından kalkıp yanımıza geldi. Biraz kızgındılar. Orada şarap içilmezmiş, işçilere kötü örnek oluyormuşuz, bari birileri de bir köşede sevişseymiş. Keşke, dedim içimden. İşte o zaman bir devrim olurdu. Gerçi onların yapmak istediği biraz farklı bir devrimdi. Hiç bu kadar basit değildi. Deri ceketli langırt arkadaşım, sevişin tabii, sevişmediğiniz ayıp, dedi. Avrupalı kızla langırt oynayışlarını görsen, insanın her an sevişebilir ve her an sevişmesi gereken bir varlık olduğuna bir kez daha kanaat getirirdin sevgilim. Fakat öğrenciler çok okumuşlardı ve tartışmayı da pek sevmiyorlardı. Belki de daha önemli işleri vardı. Neyse, dövülmeden yemekhaneden çıkalım, kararı aldık ve çıktık. Tuhaf gelecek, mutluydum sevgilim. Bu öğrenciler çok sert çocuklardı. Öyle yiğittiler ki yemekhaneye değil polis, tanklı toplu asker gelse giremez, diye düşündüm. Bu mücadele işçiler açısından iyi bir nihayete varacaktı ya, bizim posta yememizin ne önemi vardı?
Tüm bu gereksiz meseleleri sana niye anlattım sevgilim? Kış, bizde böyle. Yaz olsa, hangi bahçede, hangi tarlada, yaylada, sahilde olurdum kim bilir. Latif sözlerle dolu mektuplarımı kim bilir memleketin neresinde yazıyor olurdum. Mevsim kış sevgilim. Artık iyice uykuya verdim kendimi. Zaman çabuk geçsin, bir an önce sana kavuşayım istiyorum.
Bizde durumlar böyle. Biliyorum pek sevmezsin ama iki satır olsun yaz sevgilim.
Gözlerinden öperim.
0 kaşıntı:
Yorum Gönder