Eski Öyküler 1 - Karanlıktan Adam

KARANLIKTAN ADAM(Nisan 2008)

Pencere kocaman, perde kocaman… Perde bir adam genişliğinde açık. Açıklıktan dışarı bakıyor. Bakamadığı yerlere de bakabilmek için kafasını cama dayıyor. Perdeyi açsa her yeri görecek, üşengeç işte. Ne var dışarıda bakacak, neyi görmeyi umuyor acaba? Hem ne biçim bir yer burası? Kendi kirasıyla geçinenler, başkasının kirasıyla geçinenler… Kız kiralanıyor buralarda. Kalite kalite dükkânlar… Bazılarında haminneler var. Sokakta kadınlar, adamları bıçaklıyor. Adamlar, kadınları dövüyor. Adamlar, birbirini dövüyor. Kadınlar bazen kendilerini bıçaklıyor. Kendilerine bıçak sokuyorlar; vücutları o denli uzaklaştırılmış kendilerinden. Ben de katılıyorum bu uzaklaştırmaya: Radyatörün dibindeki şilteye uzanmışsa biri, ayakucuna oturup sağ ayağını sol avucuma alıyorum; sağ elimle topuğunu ovuyorum. Topuklu ayakkabı ile sabaha kadar Ankara oyun havaları eşliğinde dans ediyor, ta ki biri onu alıp bir sarı taksiye bindirene dek.

Bağlama çalmaya çocukken başlamıştım. Ben Fidayda çalardım, arkadaşlarım oynarlardı. Ankara’nın böyle havaları, böyle oyunları olduğunu yeni öğrendim.

Avucumdaki topuğu bıraktım. Topuk, nokta nokta rutubetli izler bırakarak odanın derinliklerinde kayboldu. Hayır, olmadı bunlar. Masanın başında oturuyordum. Arada bir böyle saçmalarım. Yine olursa uyarın, işin aslını anlatırım.

Pencereden dışarı bakıyor, arada bir sigara almak için masaya geliyordu. Gökyüzünde ay yok, yıldız yok, bulut yok; başka şeyler var. Birazdan sabah olacak, bunu saate bakarak anlıyorum. Gökyüzü, saati yalanlar gibi karanlık.

Ne tuhaf bir adamdır bilemezsiniz. Ben de sırf onun tuhaflığını size bildirmek için yazıyorum. Olmadık saatlerde uyandırır. Uyandırır da konuşmaz. Sigara içer. Pencereden bakar. Aşağı yukarı yürür, durur; yine yürür. Masada oturayım diye mi uyandırıyor beni? Ne çok sigara içiyor, oda yine duman altı olmuş. Ben duman altı dedikçe, o, “Ilımlı İslam” der. Politikadan hiç anlamaz. Böylece bütün politik konularda uzlaşırız. Odayı, dumanla bu kadar doldurabildiğine göre hiç uyumamış. Uzun zamandır onu tanırım ya da uzun zamandır beraberiz diyeyim, zira daha tanınacak çok bir şey görmedim. Neyse işte. Uzun zamandır yanımda ama uyuduğunu neredeyse hiç görmedim. Birkaç fotoğrafta, o kadar. Ağaç altlarında uyurmuş. Ha, bir de eski kahvelerde ya da köy düğünlerinde bulunan o sandalyelerde... Altı sandalyeyi uygunca birleştirir uyurmuş. Asma altlarında da uyurmuş. Yazları, nemli su arklarına yatmak birinci tercihiymiş. Uykuda bile keyif arar. İhtiyaç değil lüks sanki…

Birincide sordum, ikincide sordum, üçüncüde “hayrola?” manasında kafamı salladım, dördüncüde sorar sorar baktım… Beni neden uyandırdığını uzun süredir sormuyorum. Ben sormayınca konuşmaya daha erken başlıyor. Sanki onu yavaş yavaş çözüyorum. Bekledim. O, pencereden baktı. Nihayet,

- Hadi karanlıktan adam yapalım, dedi.

Al işte. Ne cevap verebilirsin ki? Cevap beklediği de yok, giyinmeye başladı bile. Şimdi “Karanlıktan adam yapılır mı?” diye sorsam, “Yapınca görürsün.” der. Kaçarı yok, yapacağız karanlıktan adamı. Merdivenleri indik, apartmandan çıktık. Topuk kiralayan dükkânların önünden geçtik. Sokaklardan geçtik. Bir parkın yanından, bir karakolun önünden geçtik. Cemal Gürsel caddesine çıktık. Dayanamadım,

- Nereye gidiyoruz?
- Kayaş’a.
- Yuh! Niye gidiyoruz Kayaş’a?
- Buraların karanlığından adam olmaz. Daha taze, sulanmamış karanlık lazım. Kayaş’ta vardır.
- Uzak, Kayaş.
- Banliyöyle gideriz.
- İşte bu olmaz.
- Niye olmazmış?
- Banliyö gelecek, biz bineceğiz, gideceğiz diyene kadar sabah olur. Karanlık gider, yapamayız karanlıktan adamı. (Yüce Thespis, deli ile deli olmak böyle değilse nasıldır?)
- Doğru dedin.
- Gel eve dönelim. Yarın akşamdan Kayaş’a gider, gece yaparız.
- Olmaz. Bu iş, bu gece bitecek. Çamlığa çıkalım. Oranın karanlığı da idare eder.

Deli inadı. Bu gece bitecekmiş bu “iş”. İş mi? İşe bak! Karanlıktan adam yapacağız. Bu “iş”ler bu manyağın aklına nereden geliyor? Uydurma mı, sağda solda görüp duyduklarından mülhem saçmalıklar mı bilinmez.

Bir gün fakülte kantininde oturuyorduk. Ben, ders çalışan kızların ellerini izliyordum. Hayır, sapık değilim. Solak var mı diye bakıyordum. “Sapık”lığımı, solak olanı bulduktan sonraya saklıyordum. Bu hıyarağası da “Kızıldere Son Değil Savaş Sürecek” başlıklı bir bildiriye bakıyordu. Okumuyordu ha, bakıyordu. Baktı, baktı. Sonra birden, “Banyo kazanı tamiri işine girelim,” dedi “köşeyi döneriz. Cinnah’a açarız tamirhaneyi; sonra gelsin… Bu kazanları… Bolca bakır da bulduk mu… Sonra gelen parayı… Çırak da buluruz…” Anlatıyor da anlatıyor. “Ne gördün birader o bildiri de? Yıl 2008 olmuş. El âlem ‘google’ bulmuş, ‘youtube’ bulmuş, köşeyi dönmüş. Bizimkisi ‘banyo kazanı tamiri’ diyor. Tamirhaneyi de Cinnah’a açacakmışız. Cinnah’ta banyosu kazanlı evler olacak, o kazanlar bozulacak, biz de o kazanları tamir edip para kazanacağız; hem de köşeyi dönmecesine. Olmaz bu iş!” Elbette bunları söylemedim. Bunları söylesem “Yapınca görürsün.” derdi. Sonra uğraş dur. Böyle durumlarda çamura yatmaktan başka çarem kalmazdı. Şu “karanlıktan adam” mevzuunda da çamura yatmanın zamanı geldi diye düşündüm.

- Çay içmek istiyorum, dedim

Durdu. O da beni az çok tanıyordu artık. Çay içmek istiyorsam o çay içilmeden şuradan şuraya gitmeyeceğimi, hele hele karanlıktan adam falan yapmayacağımı biliyordu.

- Tamam, ilerideki simitçiler açılmıştır. İçeriz çay. İyi olur, evet.
- İstemem simitçi çayı.
- Ne varmış simitçi çayında?
- Çayında değil müziğinde… Çekemem şimdi o saçmalıkları.
- Bir kahveye gideriz. Kahve çayı içersin.
- Olmaz. Ben, Mehmet çayı istiyorum.
- Mehmet uyuyordur.
- Mehmet’e sorsan biz de uyuyoruzdur. Gecenin sonunda sokaktayız işte. Hem yolumuzun üstü. Evine yaklaşınca bir çağrı yaparız, cevap verirse uyumuyor demektir.
- Tamam, hem ben de Mehmet’le bir şey konuşacağım.

Herkesle konuşacak bir şeyi, herkese verecek efkârı, herkese kesecek ahkâmı vardır. Hiç ihtiyacı olmayan kişilere, hiç ihtiyaç duymayacakları konularda tavsiyelerde bulunur. İnsanları aptal yerine koyar. İnsanlar, yine de, mal bulmuş mağribi misali sarılırlar onun tavsiyelerine. Bazen de sarılmışlıktan gelirler.

Mehmet, çağrıya cevap vermedi. Penceresinden içeri baktık, ışık yok. “Uyumuş.” Ayakkabılarını dışarıda bırakmış.

- Hadi bir tekini saklayalım, dedi.
- Ne gereği var? Bütün gün botla gezecek sonra, boş ver.
- Ne var bir oyun oynasak?
- İlla oyun oynayacaksan benle oyna, karışma çocuğa.
- Tamam. Sen gözlerini kapat… Yok, yok, arkanı dön. Ben bu ayakkabıların bir tekini saklayacağım. Sen de bulacaksın.
- İyi, tamam. Hadi!

Çaresiz, arkamı döndüm, bekledim. Biraz sonra,

- Tamam, sakladım. Ben çamlığa doğru yürüyorum. Ayakkabıyı bulmadan gelme. Bak, sabah oldu olacak. Gecikirsen sensiz yaparım karanlıktan adamı, dedi; gitti.

Aradım, aradım yok. Ellerimi ceketimin ceplerine soktum. Salak salak bakınmaya devam ettim. İşin aslı biraz da merak ediyordum şu karanlıktan adamın neme nem bir şey olacağını. Sağ cebimde kâğıt, sol cebimde kalem. Ne bu kâğıt? Alışveriş fişi. Arkasına şunları yazdım:

“Memocan, ayakkabının teki kaybolmuş olabilir. Yarın, beraber arar, buluruz.”

Notu ayakkabının kalan tekinin içine koymak için kapının önüne geldim. Baktım, ayakkabının iki teki de yerinde. Hiç saklamamış ki hıyarağası! Ama hıyarlık ben de, insan oraya bakmaz mı?

Düştüm çamlık yoluna. Çamlık, bir kara derya… Şuradan girmiştir dediğim yerden girdim. Karanlıkta sarıçiçekler gördüm. “Sarıçiçek, sarartıyor dağları…” uzun havasını mırıldandım. Bir süre böylece yürüdüm. Biraz sonra, yirmi-otuz adım önümde, bankın birine oturur halde siluetini gördüm. Sigarasını ağzına götürdü. Ateş, karanlık yüzünü aydınlatır gibi oldu, zayıfladı. Yanına gittim. Yüzünde keyifli bir ifade vardı.

- Hani karanlıktan adam?
- Başka biri yapmış. Yanına bir tane de ben dikmeyeyim dedim. Yapmadım.
- Eee, o nerde?

Geldiğim yönü gösterdi.

- Şurada bir yerde olacak.
- Ben görmedim orada bir şey.
- Karanlıkta seçilmez.
- Birazdan güneş doğar, o zaman bakarım ben de.
- Güneş vurunca erir.

“Karanlıkta seçilmez, aydınlıkta bulunmaz… E, sen nasıl gördün peki?” diye sormadım. Nasıl olsa bir cevap bulurdu. Bu cevap muhtemelen abuk sabuk olurdu ve iyice sinirlerim bozulurdu.

- Eve gidelim bari, dedim.
- Tamam, dedi.

Çamların, köpeklerin ve artık aydınlanmaya başlamış karanlığın içinden, topuk kiralayan dükkânların içindeki evimize dönmeye yüz tuttuk, yürüdük.

“Bak,” dedi, “yarın fakültenin bahçesinde bir yeri çapalayalım; sarılı morlu çiçekler ekeriz.”

“Peki.” dedim.

0 kaşıntı:

Yorum Gönder